Mimari Yapı

Öncelikle altını çizmemiz gerekir ki; Çatalağaç Köyü coğrafi olarak önceleri daha fazla düzlüklerden oluşurken, yalnızca mısır ve yer yer buğday tarımının yapılması ve bunun yüzyıllarca devam etmesi zaman içerisinde toprakların aşınıp sürüklenmesine devamında daha bayır bir arazi yapısının ortaya çıkmasına sebep olmuştur. Buradaki temel etken ise bölgenin fazla yağış almasıdır. Basit bir karşılaştırma ile şu anda hayatta olan birçok insan bile elli yıl öncesinin çok farklı olduğunu bilmektedir. Bugünün iyi tarafı ise; son yıllarda tamamen fındık tarımına geçilmesi bu süreci durdurmuşa benzemektedir. Obuz dediğimiz küçük derecikler bile artık yağmur yağdığında eskisi gibi dolmamakta dahası fındık bahçeleri yağmur suyunu toprakta tutmaktadır.

Dolayısıyla atalarımız bu mahalleleri kurduğunda evlerini düz yerlere yapmışlardı.


Çatalağaç’ta eski yapı tekniği büyük oranda ahşaba dayanmaktadır. Evlerin, merek dediğimiz ot ve saman konulan yapıların, ahırların % 70’i ahşaptır. Maazu ya da mısır sergenlerinin ve ambarların ise tamamı ahşaptır. Dahası bu durum el sanatlarında da böyledir. Örneğin: yük sepetleri, meyve gıdıkları su kovaları, süt yoğurt yağ külekleri, ekmek hamur ve çamaşır tekneleri hep ahşaptan yapılmıştır. İşte bu yüzdendir ki eski yapılar ve ev eşyaları günümüze fazlaca taşınamamıştır. Bunun bir nedeni değer bilmemek olduğu gibi diğer bir nedeni de yangınlar, dayanıksızlık ve Rus işgali (işgalde tüm evler yakılmıştır) olmuştur.
Bazı kimseler bu durumu ‘’bizim eskiden bir şeyimiz yokmuş, çok ilkel yaşıyormuşuz’’ şeklinde değerlendiriyorlar. Bu düşünce tamamıyla yanlıştır. Bizim yoksul düşmemiz özellikle birinci dünya savaşı sonrasıdır.


Çatalağaç’ta evlerin % 70’i ahşap demiştik, diğer kısmını ise taş oluşturmaktadır. Bu taş kısımda ise, özellikle köşe duvarlarda muazzam bir taş işçiliği görülmektedir.
Evler tek katlı olup, tüm evlerde ahşap çatı vardır. Bu tek katın altında ise arazinin kot farkından dolayı bir yarım kat bulunur. Bu yarım kat yakın dönemde hayvan barınma amaçlı kullanılsa da aslında alet, edevat konulan bir yerdir. Tavan arası ise zaman zaman depo amaçlı kullanılsa da çok fazla önemsenmez. Asıl barınma yeri normal kattır. Bu kat ağırlıklı olarak iki oda bir salondan ve bir kiler den oluşmaktadır. (kurtuluş savaşından sonra nüfusun azalmasıyla birlikte 1950 li yıllara kadar bu uygulama 1 oda 1 salon ve küçük bir sofa şeklindedir).


Odalar yatak odası amaçlı olup, nem in bertaraf edilmesi amacıyla evin güney kısmındadır. Salon ve mutfak birlikte (açık mutfak) olup mutfak salonun doğusunda ya da batısındadır. Yine salonun kuzey kısmında, dışa (toprağa) çıkıntı şeklinde 3m eninde ve 1,5 metre derinlikte ocaklık mevcuttur (şömine nin daha büyüğü). İstisnalar hariç, tüm evlerde ocak yani ateş yanan yer evin kuzey tarafındadır. Ocaklığın ortasında sürekli olarak ateş yanmakta ve üç tarafında oturulmaktadır (son yıllarda ateşin yerini güzine dediğimiz fırınlı soba almıştır). Ocaklık bacaya yukarı çıkıldıkça daralmaktadır. Ocaklığın salona bakan acık kısmında ise yanlardaki sıfır noktasından başlayan ve üstte insan boyuna yaklaşan, kesme taştan yapılmış bir kemer mevcuttur. Bu ocaklığın mini hali yani şömine yer yer odalarda da ısıtma amaçlı olarak bulunabilmektedir. Ateşin duvarla kapalı bölümünde ise, duvara gömülü taş dolaplar görülebilir. Ocaklık, Ocak ve Ateş mitolojik olarak bir hayli önemsenmektedir.


Mutfakta bir adet pencere olup, bu pencere sulu alanın tam önündedir. Sulu alanın sağında veya solunda terek denilen raflar olup mutfak gereçleri bu raflara dizilir. Banyo ise yer yer salonun bir köşesinde olabileceği gibi, yatak odalarında da olabilmektedir. Tuvalet ise dışarıdadır (son on yıllarda içeriye alınmıştır). Birde evin girişinde (dış kapının önünde) genellikle tahta ile çevrili, üstü kapalı, hayat denilen bir veranda bulunmaktadır. Bu hayat ise özellikle yağmurlu havalarda ayakkabılık veya çeşitli gereçlerin konulması amaçlıdır.